Gerçekten aşık olanlar lehine, yanılanlar ise aleyhine konuşur…
Her üzücü şeyin tek kelime ile ifade edilen bir suçlusu vardır…
İTİRAF EDEMEDİĞİM ŞEYLER VAR

Evet, itiraf edemediğim şeyler var, var olmasına da ben bu itiraf edemediklerimi şimdi itiraf eder miyim?
Buna belki tam bir itiraf denemez, iç dökmek denir en fazla…
Herkesin vardır pek de sevmediği tarzda bir müzik içinden sevdiği bir parça. Benim de öyle olduğunu farkettim ve o dinlediğim parça çok dokundu nedendir bilinmez, aslında bilinmek istenmez… İtiraf edemediklerim de aslında tam bu noktada başlıyor. Kendimi bazen hayal kurarken, daha doğrusu birçok şeyi düşünürken buluyorum. Geçmiş, gelecek vs. Hani olur ya, bir bankta oturursunuz, düşünceleriniz zihninizde konuşmaya başlar yanınızdalarmış gibi. Canlı canlı konuşurlar. Öyle gerçekçidir ki, o anı an be an yaşıyor gibi hissedersiniz. Ama onun sadece zihnimizin yansıması olduğunu bildiğimizden onun getirdiği bir hüzün vardır…
Özlüyorum sanki bazı şeyleri… Geri getiremeyeceğim şeyleri… Aslında baştan yaratabileceğim farklı suretteki şeyleri… Kendime bile itiraf etmekten korktuğum şeyleri…
İnsanlar seni, sen onlara seni sevmeleri için müsade ettiğin kadarıyla sevebilirlermiş… Onu öğrendim…
(olmadikacariz gönderdi)
Kaynak: aymansanliturk
HER ŞEY OLACAĞINA VARIR…

Bir arkadaşımın bir gözleminden bahsetmek istiyorum. (Bir ben gözlem yapmıyormuşum demek ki.) Halojen lambalardan bahsetmişti. Böcekler, sinekler falan karanlıkta gidip o lambaya konuyorlarmış ve lambanın sıcaklığından sinekler ve böcekler ölüyorlarmış. Arkadaşım onların farklı yollardan ölüme kavuştuklarına tanık olmuş ve bizlerin de acaba hiç uğraşmadan doğrudan halojen lambalarımıza konarak huzura kavuşmalı mıyız?” dedi. Ben aslında bu konuya farklı bir açıdan baktım biraz. Herkes amacı doğrultusunda ilerlemeye çalışıyor bir şekilde ve herkesin neredeyse yolları çok farklı. Tıpkı o böcekler gibi. Ve onlar ışıklarını görür görmez farklı yollardan ona ulaşmaya çalışıyorlar ama ulaştıklarında ise sonları hiç hayırlı olmuyor… Acaba bir insanın da amaçlarına ulaşması böyle bir şey yaratır mı? diye düşünmeden edemiyorum. Hani eğer amaçlarımı gerçekleştirirsem hayatta başka yapacak bir işim kalmadığı için yaşamak istememe düşüncesi gibi. Gerçi insanlar sadece amaçlarını gerçekleştirdikten sonra böyle arzulara bağlanmıyorlar ki. Amaçsız olanlar da, amaçları olan da düşünüyor bunu… Her birimizin hayata farklı bakabilmesi aslında çok güzel bir şey… Düşünsenize her birimizin hayata baktığı pencere aynı olsaydı ve hatta aynı büyüklükte olsaydı, o zaman farklı fikirler nereden doğabilirdi? İnsanlar kişiden kişiye değişir ve o zaman bu farklılık da olmasa ortaya atılan düşünceler, yapılan icatlar, tüm fikirler hep aynı olurdu ve belki de gelişme gösterilemezdi. Bazen çok iyimser olduğumu düşünüyorum ve kendimi bu durumda sorgulama gereği hissediyorum. “Acaba gerçekten iyimser miyim yoksa iyimsermişim gibi mi davranıyorum?” diye. İnsan çoğu zaman içindeki sesi duyamıyor. Hep deriz içinizdeki sesi dinleyin diye ama o ses bazen o kadar sessiz ki duyulmuyor işte. Bunu bir kolay yolu varmış gibi düşünsem de bulamıyorum doğru cevabı ya da doğru yolu… Ama soruma bir tarafım gerçekten iyimser olduğum için iyimser olduğumu söylüyor, diğer tarafım ise biraz susuyor ve sonra daha da susuyor. Bu sessizliğin bir anlamı olmalı diye düşünsem de, gerçekleri bir türlü yakalayamıyorum. Sadece bu gibi şeylerde değil, birçok konuda içimizdeki sesin duyulmaz olduğunu hissederiz ve işte bu yüzden kararsızlık diye bir şey var. O içimizdeki ses eğer çok net duyulsaydı kararsızlık diye bir şey olmazdı belki de… Sessiz kalsak ve gerçekten içimizdeki dinlemeye çalışsak, o zamanda içimizdeki sesleri gerçekten duyduğumuzda acaba içimdeki ses yalan söylüyor olabilir mi? diye hiç aklınıza geliyor mu? Benim aklıma geliyor… Ama sonrasında susuyorum ve yalan mı değil mi ona da karar vermeye çalışıyorum. Benim içindeki asıl ben bana yalan söylemez diyorum ve ona göre düşünüyorum. Hayat aslında gerçekten çok garip ve bir insana gerçekten neyin iyi geleceğini bilemezsin. Ya başkaları sana iyi gelemeye çalışır, ya da sen başkalarına iyi gelemeye çalışırsın ve belki de bu şekilde bir düzen tutturulur… İçindeki ses çok konuştuğu dönemlerde çok acı bir çelişkiye düşersin, bir tarafında iyi gelebileceği düşüncesiyle birlikte gelecekten habersiz olmak, yarın ne olacağını bilememek de ürkütür seni. Belki de bunun tek yolu, her şeyi olduğu gibi bırakmaktır. Her şey olacağına varır…
BENİM DE GEMİLERİM VAR

Aslında ilk olarak uçmayı istemişimdir ama daha sonra insanın fikirleri değişebiliyor. Gemileri severim ve Titanik’ten beri gemilere özel bir ilgim var. Özellikle denizaltılara…
Bu duruma göre demek ki beni bir geminin batması kötü açıdan etkilememiş, hatta sevdirmiş. Nasıl oluyorsa bende anlamadım. Belki de asıl sevdiren Leonardo Di Caprio’dur belki de orasını bilemiyorum. Bilinçaltı işte, neyin yerleşeceği pek belli olmuyor…
Meslek konusunda ilk olarak pilot olmak istediğimi çok iyi hatırlıyorum. Ne oldu da ben bu noktaya geldim? Hala anlamış değilim ya da anlamışımdır da bunu kendime açıklayamıyorumdur. Belki de açıklayabiliyorumdur da kabullenmek istemiyorumdur. Belki de açıklamayı denemek bile istemiyorumdur. Neyse işte. O kadar korku filmi izledim ki, bir süre sonra ikisinden de soğur gibi oldum. “En güzel hayat, ayağının yere bastığı hayattır” diyenlerden olmaya başlamıştım hatta. Ki çok düşük bir ihtimaldir bir insanın uçağın düşmesi ya da gemi batması. Oluyorsa zaten kaderdir. Eğer yine de olmuyorsa, o zaman daha vaktin gelmemiştir demektir. Bu kadar basit… Her neyse Allah güzel ölümler versin, ne diyeyim.
Gelecekten çok konuşuyorum sanırım ben ve bu tutkumdan vazgeçemiyorum ama bu şekilde davrandığım için de seviyorum kendimi. Çünkü şöyle düşünüyorum. Bir insanı en çok mutlu eden şey hedefine ulaşmak değildir. Hedefine giderken ki yaşadıkları, hissettikleridir. O noktaya nasıl geldiğidir. Buna inanıyorum ben ve bunlardan bahsetmek beni çok mutlu ediyor. Çünkü doğru yolda olduğumu biliyorum. Savaşı kazanamasam da savaşırım sonuna kadar mantığıyla hareket etmeye çalışıyorum ve bence gayet iyi bir mantık yürütüyorum.
Uçmak hayalimdi, ondan vazgeçtim. Çok oldu vazgeçeli. Bir ara gemi kullanmak istedim. Onu da ufak tefek bir tekne ile idare ediyoruz. Napalım…
Benim de büyük gemilerim var aslında hayatta. Onlar görünmüyorlar ama hep dalgalarla boğuşuyorlar. Bunu görebiliyorum, seslerini duyabiliyorum. Ama batacağından korkmuyorum sanırım. Çünkü korku bana fayda sağlamayacak biliyorum ve ona göre davranmaya çalışıyorum. Benim çok güzel gemilerim var. Aslında herkesin gemisi var. Ama onlar tam olarak gemilerinin nerede olduklarını biliyorlar sanırım. Belki de birçoğu gemilerinin olduğunun bile farkında değildir. Farkında olmak da ayrı bir mesele zaten… Öyle herkes onların farkına varamaz. O çok başka bir mesele…
Gemilerim var demişken, tabi ona göre de bir rotam var. Ama yoluma ne çıkacağını bilemiyorum ve belki de en çok bu korkutuyor ya da heyecanlandırıyordur. Koca bir okyanus misali. Neler çıkar karşıma kim bilir?
ZEVKLER

Kulağınıza taktığınız kulaklığınızdan gelen sesler bazen öyle sizdir ki. Dünya sizin etrafınızda dönüyormuş gibi. Sanatın her türlüsünü bu yüzden seviyorum. Müzik dinlerken o şarkıyla kendini bütünleştirebilirsin. Sizi yansıtan o melodiler sizin kanınızdan canınızdan bir şeylermiş gibi gelir.
Kişiden kişiye değişen melodiler olduğunu düşünürüm. Mesela ben gözümü kapatıp uzanırım yatağıma ve birisi bana baktığında bir melodi duymalı. Tıpkı bana baktığında ortamın değişmesi, o kokunun değişmesi gibi. Hani olur ya günleriniz ve bulunduğunuz ortama göre, ruh halinize göre ortamın kokusu değişir. Onun gibi, bir insanın çevresine yansıttığı enerji gibi, (benim tanımladığım şekilde) koku gibi, herkesin kendine göre bir melodisi olduğunu düşünüyorum. Bu aslında güzel bir benzetme. Benim melodim Coldplay’in şarkılarında gizli olabilir.
Bir de resimler var tabi. Baktıkça öyle büyük bir zevk alırsınız ki. Her ayrıntısında hayatınızın bir parçası gizlidir. Ben en çok Ivan Aivazovsky’ın eserlerini beğenirim. Onun denizleri bir başkadır tablolarında. Bakarken huzurla karışık bir his çöker içinize. Coldplay’in en sevdiğim şarkısı Yellow’un klibinde de deniz olması bu ikisini birbirine bağlıyor gibi. Fırtınalı havalar her zaman beni heyecanlandırır.
Zevk meselesi aslında sadece bunlara yansıyor diyemem. Birçok şeye yansıyor. Mesela küçük bir biblo görsem sadece ben değil, beni tanıyan herkes onun beni yansıttığını bilir. Ne kadar da sen gibi falan… Görüntü olarak değil, yansıttığı duygu, iletmeye çalıştığı şeyle ilgili. Sanat güzel bir şey ya… Hiç bir şeyle kıyaslanamaz bir şey var onda… Üreten her insan aslında sanatkârlardır ve ben en çok bu sanatkârları severim. Ayrım mı yapıyorum, evet öyle sanırım. Bana ne herkesi sevmek zorunda değilim sonuçta. Bu benimle ilgili bir şey…
ANILARINIZI SADECE RESMETMEYİN, YAZIN…

Öylece durup düşündüm. Kendimi düşündüm, hayatımı düşündüm, günlerimi düşündüm, geçirdiğim tüm zamanları, anıları düşündüm. Bazen olur ya, hayatınızda ilk defa yaşadığınız bir şeyler olur ve heyecanlanırsınız. Gün bitiminde yaşadığınız her anı saniyesi saniyesine anlatmak istersiniz herkese. Birilerine anlatamıyorsanız da kâğıda kaleme sarılırsınız. Başlatırsınız yazmaya, yazdığınız kâğıtla konuşmaya. Keşke o anlarımızı anlatacak birileri olsa deriz, belki vardır belki de yoktur.
Çoğu zaman birilerine anlattığınız başınıza gelen bir olayı tamamen anlatamayabiliriz de karşımızdakine. Onunla duygularımızı paylaşmak isterken de bazen kendimizi sınırlarız. Sadece duyması gereken kadar anlatırız. O zaman da tam olarak bir doyum noktasına ulaşamayız. Bu tür şeyler başıma geldiğinde, en iyisi kâğıda kaleme sarılmak diye düşünürüm. Çünkü her istediğini yazabilirsin ona.
Böyle şeyleri yazmak istememin ya da istememizin bir nedeni de aslında, o anı unutulmaz kılmak içindir. Tek bir anını bile unutmak istemezsiniz ve onun için de yazarsızın. Aslında yazmanın en güzeli o anlardır. Çünkü taze duygular içerisindeyken, o an hissettiğin gibi yazmak gerekir. Yazmak isteyip ama daha sonra yazarım deyip ertelemek de o anki yazacaklarımızla eşdeğer olmaz.
Aslında bir şeyi anlatmanın zihinde canlandırmanın en güzel yolu yazmaktır. Mesela bir video düşünün. Bir kişinin hayatında ilk defa yaşadığı bir anı görüntülüyor ve biz de onu izliyoruz. Onun duygularına tamamıyla ortak olabilir miyiz? Olamayız. Ama yazı öyle değildir işte. Sen hislerini de yazarsın, nasıl hissettiğini, o an da neler yaşadığını, ayrıntıları anlatırsın ve kişi bunu birebir yaşar kendi yaşamış gibi.
Aynı şekilde bir kitabın filme çevrilmesi de bunun gibi ve bu yüzden duygu aktarımını yeterince sağlayamadığını düşünürüm. Çünkü bir şey yazılarla daha iyi anlatılır. Görsellik sadece üsten bir bakıştır. İzlersin geçer. Belki olaylar gözünde daha net canlandığı için zihnide daha fazla yer edecektir görsellik açısından ama bir oyuncunun kitaptaki karakteri canlandırırkenki hissettiklerini izlerken hissedemeyeceksiniz. Belki bunu hissettiren oyuncular vardır. Ama o da çok zor. Çünkü bunu her oyuncu yapamıyor. Çoğu kitaptan çevrilen filmlerde de usta oyuncular kullanılmıyor ve duygu aktarımı daha aza indirgeniyor. Bunu sevmiyorum. Tamam, ben yapılan filmi izlerim ama eğer bana soracak olursanız “Hangisinden daha fazla etkilendin?” diye, kesinlikle kitap derim. En iyi duygu aktarımı yazılanlarla olabileceğini düşünenlerdenim. Bu yüzden izlediğim film sayısı kitap sayısına göre azdır diyebilirim.
Fotoğraf çekinmekte video gibidir aslında. İkisi de aynı şey. Tabi ki fotoğraf ve ya video çekelim, çekmeyeyim demiyorum ama anılarımızı yaşamak için sadece bunlarla yetinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Anılar için bir fotoğraf albümü oluştururken yanlarına o anı daha iyi anlatan cümleleri yazıya döküp yanına yapıştırmak bence daha iyi bir fikir. Çok daha etkili olur.
Aslında yılbaşı da geliyor. Arkadaşlarınızla, sevdiklerinizle, dostlarınızla çekindiğiniz fotoğrafları bu şekilde bir albüm oluşturup yazılarla tamamlayabilirsiniz. Gerisi sizin yaratıcılığınıza kalmış. Çok güzel olurdu. Çok da manidar bir hediye olurdu. Asla unutulmaz bir hediye…
SEN SIRALA…

Güven, duygu sıralamasında kaçıncı sırada yer almalıdır? İnsanlarla ilişkilerinizde güvenin payı nedir? Güven duygusu aslında birçok eğriyi doğruya, doğruyu da eğriye çevirebilir. Güvendiğimiz insanları hep üstte tutarız. Onlar hakkında bir şeylerden bahsettiğimizde ise ilk aklımıza gelen özellik bu olur. “Çok güvenilir biridir. Bugüne kadar ağzından tek bir yalan söz, yanlış söz duymuş değilim. Hani yalan söyleyen insan gözünden anlaşılır. Onda böyle bir şey yok. Yalan söyleyen insan biraz da olsa çaktırır bir açık verir mutlaka. Ama onda bundan eser göremezsin.” deriz genel olarak güvenilir bir insandan bahsederken.
Birçok ilişkide temeli güven ile sağlamlaştırmak en önemli şeylerden biridir. Bunun geçersiz ya da gereksiz olduğunu düşünen var mı? Varsa bile çok nadirdir. Güven bağlılıkta geçersiz bir etken değildir hiçbir zaman. Bunu savunanlar çok büyük bir yanlış düşünce içindedirler. Güvenin bağlılıkta büyük bir rolü vardır. Güven olmasa bir ilişkide nasıl bir bağlılıktan söz edilebilir ki? Bu kesinlikle yanlış bir düşünce değil. Böyle bir bağlılığın değersiz olduğu kesinlikle savunulamaz. Çünkü her insan aynı değildir. Birisine güvenirsin ama diğeri onun gibi değildir ve güven basit bir olgu değildir. Güven her şeyin temelidir. Sürekli alışveriş yaptığımız bir mağazaya bağlı olmamızın nedeni de güvendir ve mallarının kaliteli olduğuna duyduğumuz güvendir. Güven duymasak neden oradan alışveriş yapalım ki?
Güvensizlik yaşamak hayatımda en çok korktuğum duygulardan biridir. Kimseye güvenemediğiniz bir dünyada yaşamak kim bilir ne kadar kötü olurdu. Arkanızı döndüğünüzde her şeyin eskisi gibi kalıp kalamayacağını bilemezsiniz. Ne kadar acı verici?
Güvensiz bir dünya düşünemiyorum. Doğru, devir değişti ve babana bile güvenmeyeceksin bu devirde diye bir söz de var ama hayat bu kadar kötü olmamalı. İnsanın yaşama isteğini köreltiyor böyle şeyler. Mutlu olmak için ilk önce yalansız dolansız, ne kadar hata yapmış olsanız da yalansız bir dünya olmalı yaşadığımız yer. Boş laflar bizi hiçbir yere götürmez…
BAKTIĞINDA NE GÖRDÜĞÜN ÖNEMLİ

Hayretle izliyorum etrafımdaki insanları, tanıdık tanımadık herkesi. Gözlemlerimin doğruluk payının ne olduğunu bilemem ama insanlarda baktıklarını görememek gibi bir problem var. Bu sadece bir şey ararken aradığını görememek meselesi değil. Bahsettiğim daha farklı şeyler. Mesela takdir edilme meselesi. Bir baba çocuğunun yaptıklarından, onun uğraşlarından habersizdir ve bir gün kendi çocuğu ile ilgili bir gelişme olduğu zaman ya da etrafta duyduğu zaman çok sevinir. Bu belki de her ailede yaşanıyordur. Yani kendisi evladını göremiyor ya da fark etmemiş bu güne kadar. Diğerlerinden duyduğu sözleri bugüne kadar kendi ailesinde görememiş ve bir gün çıkıp böyle şeyler duyulduğunda, aileden de takdir gelince, insanın diyesi geliyor “Bu zamana kadar neredeydiniz? Hiç mi fark etmediniz?” diye…
Kapalı bir anlatımla anlatıyorum belki, ama anlayan anlamak istedikten sonra anlar nasıl olsa…
Sadece olanlarla değerlendirmek gerekmiyor. Hani bir söz vardır: “Nereye baktığın değil, nasıl gördüğün önemlidir” diye.
Bu bakış açısıyla ele alacak olursak konuyu, nereye baktığını bırak, bazı kişilerin bakıyor olması bile bir muammadır ya neyse…
Hayat bu insan birbirini fark edemeyebilir ama ilgisizlik had safhaya çıkmışsa bu işin içinde bir iş var demektir. Bakmayı bile denese kişi belki bir derece ilerleme kaydeder ama o da yok. Neyle ilgili bu bilemedim ki. En sevmediğim şeydir senin çevren değil de bir başkasının seninle ilgili bir gelişmeyi öğrenmesi. Ne kopuk bir ilişkidir bu, çözemedim.
Hani olur ya bir yerlere gelmişsindir ve seni tanıyan birçok insan bundan habersizdir, senin bugüne kadar ne ilgilendiğinden bile habersizdir belki ve bir gün duyunca senin hakkında şeyler “vay bilmem kimin çocuğu şöyle yapmış.” diye. Acaba ben mi yanlış düşünüyorum yoksa insanlar mı yanlış düşünüyorlar ya da hepimizi mi bu kadar farklı bir bakış açılarına sahibiz?
Baktığınız yeri görmeyi unutmayın, her şey aslında o küçük ayrıntılarda, bakıp da göremediklerimizde gizli. Her şey o kadar basit değil…
ZAMAN ÇOK GARİP

Yıllar sürekli geçiyor ve ben fırsat buldukça geriye bakıyorum. Geriye bakmayı bazen seviyorum bazen de sevmiyorum. Fark ettiğim şeylerden biri de insanların zamanla ne kadar da çok değiştiği. Herkes olduğu yerde kalmıyor sonuçta ve az da olsa ilerleme ya da gerilemeler görülüyor. Bir baktığın yere bir daha baktığın zaman öncekine göre daha farklı olduğunu fark edebiliyorsun. Eski tanıdığın insanlar da öyle. Sanki ben olduğum gibi kalmışım gibi diğerlerinin ne kadar değiştiğini düşünüyorum ama onlarda aynı şekilde benim gibi düşünüyorlar. Ben onların ne kadar değiştiği ile ilgili bir şey aklımdan geçirirken, diğerlerinin zihnindeki düşünceleri de okuyabiliyorum. Çünkü gözler birçok şey anlatabiliyor.
Gözler demişken, bir göz neleri anlatabilir? Bunu düşününce ortaya fal gibi bir şey çıkıyor. Gözler kalbin aynasıdır misali, çok garip geliyor gözler bana. Bazen kendi gözlerime de bakıp bu durumu sorguluyorum. Eski resimlerimdeki gözlerime bakıyorum ve şimdiki halime aynadan bakıyorum. Gözlerimdeki anlatanları değerlendiriyorum. Hepsinde ayrı bir şey anlatıyor ve anlattıklarını güncel şeyler oluşturuyor diyebilirim. Çünkü insanları yaşadığı dönem etkiliyor her açıdan. Eski ve yeni gözlerimi ona göre değerlendiriyorum.
Hadi yine gözler benim gözlerim, ne kadar düşündüklerim dönemsel olarak değişiklik gösterse ve bazen bana uzak gelse de sonuçta onlar benim düşüncelerim ve benim içimden geçenler, beni yansıtanlar diye sıcak bakabiliriz bu duruma. Ama bir de başkalarının gözleri var. Onların gözlerindeki anlatılanları sorgulamaya kalkmak kendin kadar kolay olmayabilir. Çünkü karşındakini az da olsa tanıman gerekiyor bu durumda. Bazen anlaşılabiliyor aslında, çünkü sezgiler bu işe yarayabiliyor. Bugün gözleri çok araştırdım sanırım ve birde gözlerin yalan söyleyip söylemediğini tespit etmeye çalıştım. Yalan söyleyen birisinin hiç de gözlerinden yalan okunduğunu görmedim. Hani gözler her şeyi anlatır ya, yalan olduğunu bilirsin ya bir insanın gözlerinden. Hani buna inanan insanlar vardır ve bu şekilde bahsederler bu konudan. O açıdan bakınca hiç de çaktırılmıyor. Ve fark etim insan çok kolay yalan söylüyor. Bunu şaka bile olarak yapıyor olması insanda güven konusunda şüphelere yer veriyor.
Zaman garip bazıları iyiye doğru gelişme gösteriyor. Bazısı da geriye doğru (bu duruma ilerleme demeyeceğim) gerileme gösteriyor. Aralarındaki farkın neden olduğunu tespit etmek konusuna gelince çevre faktörünün önem arz ettiğini görebiliyoruz ve bazı insanların içselliğiyle alakalı bile diyebilirim. Çünkü bazıları mücadele etmesi gerektiğini, bunun onun için zorunlu olduğunu düşünerek hareket ediyor, bazıları ise buna hiç gerek olmadığını, daha rahat bir şekilde yaşamak istediği için diğerlerinden daha az çabalıyorlar. İstenilenler her zaman üst seviyelerde ama çabalar belirli bir seviyede kalıyor. Bu şekilde de bir düzen tutturulamıyor. Hep hayal kırıklığı ile dolu bir dünya sistemi oluşuyor. “Hayat bana hiç gülmedi ki” sendromu. Zamanla bunun nedenlerini anlarsın, bu da geçer…
(Yapacak bir şey yok… Bunu da bir arkadaştan öğrendim, kendisini hiç sevmem…)
DEĞİŞKEN RUH HALİ

Bugün pozitif olasım var. Dün sanırım o kadar da pozitif değilim. Bazen günlerim birbirini tutmuyor. Bir gün öyle bir gün böyle oluyorum. Aslında bu halimi de seviyorum. Herhalde hep aynı ruh haline sahip olsam kendimden sıkılırmışım gibi geliyor. İnsan çok güzel bir varlık ya, mutlu da ediyor mutsuz da mutlu da olabiliyor mutsuz da…
Kendimi de seviyorum. Tüm dertlerimle seviyorum kendimi, tüm sorunlarımla, mutluluklarımla, mutsuzluklarımla. Aslında en çok da sevdiklerimi seviyorum. Biraz garip bir cümle oldu bende farkındayım ama açıklayınca daha iyi anlayacaksınız. Benim sevdiğim bir insan varsa ve ben kendimi bırakıp onu düşünmeye başlıyorsam, o kendimden fazla sevdiğim bir insandır ve o insanı sevdiğim için sevmemin nedeni de benim sevgimi kazanmasından dolayıdır. Niye herhangi birini kendimden fazla seveyim. Eğer birini öyle seviyorsam. Hak ediyor demektir. Hak etmiyorsa bile ben onu hak etti olarak görmüşümdür ve olay zaten bitmiştir. Başkasını ilgilendirmez. Sevdiklerim, sizi sevdiğim için seviyorum. Siz de sevildiğinizin kıymetini bilin. Siz de benim sizi sevdiğimi düşünerek beni sevip sevdiğinizi sevin. İnanının saçma gibi görünse de çok güzel bir duygu.
Bir süre öylece durdum ve düşündüm. Kafamın uçuk olduğu bir dönemdi. Yok, sarhoş falan değildim. Sadece yorgundum ve nasıl oluyorsa o zamanlar daha derin düşünebiliyorum. Çünkü içmiş gibi kafam zom oluyor. “Sevmek insanı mutlu ede mi etmez mi?” diye düşündüm kendi kendime ve bu sorunun yanıtını kendimde aradım. Kendimden yola çıkarak soruyu cevapladım o gün. İnsan sevildiği için mutlu olmaz aslında, daha çok sevdiği için mutlu olur. Çünkü sevgi senden olan bir şeydir ve o senin içinde çiçek bahçesi gibidir. ama başkası seni seviyor diye mutlu olmazsın diğeri kadar. Çünkü onun sevip sevmemesi seni enterese etmeyebilir. Onun sevgisini istemiyor olabilirsin. Hadi istiyorsun diyelim, yine de senin sevdiğin birine karşı beslediğin duygu kadar o seni mutlu etmez. Test edildi onaylandı… Bitmiştir…
HİÇ BİRŞEY İÇİN GEÇ OLMASIN

Kaygılarımız vardır her birimizin. Birisi de çıksın desin ki “benim bir tek kaygım bile yok” kesinlikle yalan söylüyordur. Böyle bir şey olamaz. Çünkü hayat güzel oluğu kadar insana kaygılar da yüklüyor. Belki en kaygılısı sen değilsin ama öylesin sonuçta. Kafamıza taktığımız çok şey var. Belki küçük belki büyük, birçok şey var. İçimizden sürekli şunu sayıklarız aslında gizliden gizliye, hiç bir şey için çok geç olmasın, çünkü kaygılarımız genelde bir şeylere yetişmektir, yapmaktır, bazı şeyleri başarmaya çalışmaktır. Niye kasarız biz kendimizi, başarmak istediğimiz şeylerin sınırsız bir süresi yok, her şeyin bir zamanı olduğu için yapamamak, başaramamak gibi kaygılarımız kendini gösterir. Tabi bu süreçte sizin yanınızda olanlara göre de değişir bu durum. Çünkü sizi destekleyenler ve size güvenenler varsa bu süreç diğerlerine kıyasla daha kolay ve hatta daha güzel bile atlatılabilir.
Kendim de diyorum bunu “hiç bir şey için geç olmasın”. Bazı hedefler koyuyoruz ve koyduklarımızdan da emin olamayabiliyoruz. Asıl hedeflerimizi erteliyoruz. Çünkü öncesinde çok daha farklı şeyler yapılması gerekebiliyor. O yüzden diyoruz geç olmasın, ya da çok erken olmasın…
Zaman kavramı alt üst ediyor bizi, aynı zamanda mutlu da edebiliyor. Çünkü hayat bu acısıyla tatlısıyla geçip gidiyor. En çok buna kafayı takanlarsa ya mutlu oluyorlar, ya da mutsuz…
Bazen çok mutlu olmak istiyorum ve cebimden pembe gözlüklerimi çıkarıyorum. Kaygılarımı ise bir kenara koyuyorum, onları görmezlikten geliyorum. Ama bazen…
Bunu her zaman yapmak isterim. Belki o zaman ileride yaşlanmam da…
AMAÇLAR VE VADEDİLENLER

Herkesin kendine göre hayalleri vardır. Ama bir insan neden hayal kurar? Neden kendine bir amaç belirler ve onun peşinden koşmaya çalışır? Kendimden yola çıkarak anlatmaya başlayabilirim.
Hayat devam ediyor tüm olumlu ve olumsuz şeylere rağmen ve hayatını devam ettirmemekle yükümlüsün. Aynı zamanda insanların senden bir beklentisi var. Etrafında sürekli konuşan bir insan sürüsü var ve tabiri caizse ağzı olan konuşuyor. Bazen öyle bir noktaya geliyorsun ki, her şey farklı yönlere dağılıyor ve sen orta da kalıyorsun. Belki toplumsal baskılar var diyebiliriz buna ya da kendi kendimizi koşullandırıyoruz da diyebiliriz ama bunların hepsinin temelinde yine de etkileşim var. Dünya dönüyor ve insanların hayatlarını en güzel şekilde geçirmeleri gibi bir ideal düzen içine oturtturulmuş sözlerle gelecek oluşturulması bir çocuğa küçüklüğünden itibaren omzuna bir yük olarak veriliyor. Minicik çocuklar daha arkadaşlarıyla oyun oynamanın tadını alamadan bir şey için çaba sarf etmeye başlıyorlar ve bu sonuçta belli bir kesim için değil, herkes için geçerli. Çocuğa o yaşlarda sorulmaya başlanıyor. “Büyüyünce ne olacaksın?” diye. Ardından her çocuğun verebileceği klasik bir cevap geliyor ve hayat aslında amaç ve idealler olarak işte o an başlamış oluyor. Çocuk o yaşta bir koşuşturma içine giriyor ve ömrünün en güzel günleri bu şekilde geçip gidiyor. Peki, neden bir insan amaç edinir kendine? Mutlu olabilmek için mi? Daha güzel bir hayata sahip olabilmek için mi? Peki ya hiçbir beklenti içine girmeden hayatını sürdürüp en ufak şeyden mutlu olanlar diğerlerine göre hayat nasıl bir mutluluk tablosu? Onlar diğerine göre daha az imkâna sahipken bir de…
Amacına ulaşan insan mutlu olur mu? Yoksa asıl mutlu eden bakış açısı ya da amacına ulaşma süreci mi?
Bence en mutlu edici anlar içinde bulunduğun anlar. Nasıl zaman geçirdiğinin farkına vara vara geçirilen bir ömür ve amacın doğrultusunda ilerlerken bunun farkında olarak ilerleyen bir ömür mutluluk için gereklidir. Çoğu insan amacına ulaştığı için mutlu olmuyor. Daha kötü bir sonuç da verebiliyor. Hatta amacına ulaştıktan sonra böyle olmasaydı keşke de eski hayatımı hala sürdürüyor olsaydım diye pişmanlık bile duyuyorlar.
Asıl olan acaba amaçlar, hayaller konusunda sadece istemek değil de hakkımızda en hayırlısını istemek olabilir mi acaba? Dua etmek de amaca ulaşmak için izlenen bir yöntemdir. İnsanın içindeki inanma dürtüsü insanı buna yönlendirir ve bunu yapmak ister. Ama bunun da sakıncaları vardır. Çünkü insan sözlerine dikkat etmezse kötü sonuçlar doğurabilir. Bir annenin evlat sahibi olamayıp, nasıl olursa olsun bir evlat istiyorum diye dua etmesi gibidir bu. Yanlış ve düşünülmeden kurulan sözlerden sonra umulmadık bir şekilde hayatımız bundan etkilenebilir. Bir şeyler isterken bile sadece istemek yeterli değildir ve onu nasıl istediğin de önemlidir. Amacına ulaşmak için izlediğin yol da önemlidir. Ne kadar uzun olursa olsun o yol, ilerlerken gülümseyebilmek, her adımında ayağına batan dikenlerden ders alabilmek önemlidir. Sabırlı olmayıp o yolu koşa koşa geçmeye çalışırsan da canın yanar ve yarı yolda kalıverirsin…
Amacına ulaşmak bir erdem değildir. Amacına ulaşmanın yöntemleri ve nasıl gittiğin, amacına nasıl ulaştığın bu sorunun cevabıdır… Amaçlara ulaşamamak dünyanın sonu değildir ve insan ömrü olduğu sürece yapılabilecek şeylerdir onlar… Umutsuzluk en kötü düşmanımızdır. Peki, düşmanımın düşmanı benim dostumsa. Umutsuzluğun düşmanı umuttur. O zaman ben de mutluluk olurum ve umudun yanında yer alırım…

